HAZRETİ FATIMA -Hasan Çıkar
Hazreti Fatıma, Allah Resulü Yüce Muhammed’in en küçük kızıdır. Peygamberimizin ilk ve kutlu eşi Hatice Anamız Peygamberimizin dünyaya gelen 7 yavrusundan 6 tanesinin annesi olma şerefini taşır. Yalnız en son olan İbrahim adlı yavrusu Mısırlı Mariye’den dünyaya gelmiştir. Üçü erkek, dördü kız olan Peygamber evlatlarının doğum sıraları; Kasım, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fatıma, Abdullah ve en sonuncusu İbrahim’dir.
En büyük olanları Kasım bir rivayete göre 4 yaşında, bu alemden ayrıldı. Onu öteki kardeşi Abdullah izledi...
Hatta bir dönem Hazreti Muhammed “Kasım’ın Babası” olarak anılmıştı. Kasım, muazzez babasına künye sebebi olmakla beraber, onun Kevser’le de lütuflandırılmasına vesile oldu.
Kasım öldüğü zaman, başta bazı putperest müşrikler “Muhammed, erkek oğlu Kasım’ı kaybetti ve ebter oldu -yani nesli, zürriyeti kesildi-” dediler. Hazreti Muhammed ve Hatice Ana son derece üzgün ve mahzunlardı. Ve tam bu sırada hüzünlerini sevince çeviren Kevser Süresi indi.
“Şu bir gerçek ki biz sana kevseri lütfetmişiz. O halde, Yüce Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. O seni küçük düşürmeye çalışan yok mu; ebter, -nesli kesik olan- onun ta kendisidir.”
Allah, Resulü’ne Kevser’i bahşediyordu. Yani Hak aşkını, bitip tükenmek bilmeyen sonsuz güzellikleri, ebedi mutluluğu veriyordu.
Peygamberimizin diğer kızları da İslam’ı idrak ederek Hicret’i izleyen günlerde Medine’ye göçtüler. Çeşitli evlilikler yaptılar. Bunlardan Zeynep evliliğinden Hazreti Muhammed’e Ali adında bir erkek torun getirdi ancak yavrucak çocuk yaşta vefat etti.
Hazreti Fatıma’nın doğuşu hakkında ayrı ayrı rivayetler vardır. Bir rivayete göre Hazreti Muhammed’in Peygamber olmasından beş yıl sonra dünyaya gelmiştir. “Vaizler Bahçesi” adındaki kitapta yazılıdır ki, Hazreti Hatice, Fatıma’yı karnında taşımaya başlayınca Hazreti Peygamber buyurdu ki:
-Ey Hatice, Cebrail bana haber verdi ki, karnında en güzel bir inciyi taşıyorsun. O bir kız çocuğudur ve adı Fatıma’dır. Onun nesli zaman durduğu müddetçe olacaktır.
Rivayet edilir ki Kureyşli kadınlar Hazreti Fatıma’nın doğumunda ebelik yapmak istememişlerdi. Ancak doğum anı yaklaştığında odaya dört kadın girmiş ve doğuma yardım etmişlerdi. Bu kadınlar Hazret-i İbrahim’in karısı Sare, İmran kızı Meryem, Hazreti Musa’nın süt kardeşi Gülsüm ve Firavun’nun karısı Asiye idi.
Hazreti Ali anlatmıştır ki:
- Ulu Allah Cenneti, Adem ve Havva’ya münasip gördüğü zaman Havva’nın yüz güzelliği cennetin tesiri ile iki misli arttı. Bir gün Adem Havva’ya dikkatle baktı: “Ey Havva, acaba yaradılışın tezgahında Tanrı senin güzel yüzünden daha güzel bir yüz yaratmış mıdır?” Derhal Ulu Tanrı tarafından Cebrail’e emrolundu ki: “Adem’i Cennetin daha ulu yerlerine götür.” Adem, Cennet sarayının gezi yerlerine ayak basınca yüksek bir tahtta elbiseleri süslü, başında taç olan bir güzelin oturduğunu gördü. Öyle ki, yüzünün nurlu ihtişamından Cennet meydanı aydınlanmış ve yanağının letafeti ile cennet güzellerinin gözleri kamaşmış... Mübarek başından nurdan parlak bir taç, iki kulağında inci ile işlenmiş küpeler vardı.
Adem şaşırmış sormuştu:
- Ey Cebrail, bu ne güzel bir huri ki yüzüne bakmak şaşkınlığı arttırıyor. Ve o güzel yüzünü düşünmek gönül alıyor.
Cebrail cevap verdi:
- Bu Fatıma-i Zehra’dır ki, Muhammed Mustafa’nın kızıdır. Ve başındaki parlak taç kocası Ali Murtaza ve küpelerin biri seçkinlerin başı Hasan biri Kerbela Şehitlerinin Şahı Hüseyin’dir.
Adem sordu:
-Ey Cebrail bunlar hangi zamanın halkıdırlar?..
Cebrail cevap verdi:
-Ey Adem, gerçi bunlar görünür alemde çok zaman sonra senin sülalenden meydana geleceklerdir ama onlar ezelden yaratılmışlardır.
Fatama-i Zehra gibi tertemiz bir cevher gayb aleminden, görünür aleme ayak bastığı zamandan, ahretin bir sakini olduğu zamana kadar bir an gül yanağının hasretli gözyaşı damlaları eksik olmadı.
Kâh Kureyş kadınlarının kendisine söylediklerinin acısını çekti ve kâh sevgili babasının ayrılık elemini gördü lale rengi gözyaşı döktü ve kâh evlatlarının yarın ki şahadet haberleri ona elem eriştirdi.
Hazreti Fatıma sekiz yıl Mekke’de kerametlerinin, işaretlerinin sonu olmayan Hazret-i Muhammed Mustafa’nın yanında kaldı. Onlardan biri şudur ki, Hazret-i Muhammed bir gün Mescidi Haram’da duvara yaslanmış duruyordu. Arap kadınlarından bir topluluk süslü giyimleri ile huzura geldiler. Dediler ki:
-Ya Muhammed, her ne kadar milletimizle sana yabancı bulunuyorsak da bu şehirde olmamız dolayısı ile yine birbirimizle komşuyuz demektir. Bugün bir derneğimiz var. Bu Arap kadınlarının bir toplantısıdır. Senden diliyoruz ki, Fatıma Zehra’ya izin veriniz de bizi şereflendirsin. Bir araya gelirsek kesilen bağımız yeniden bizi birbirimize bağlamış olur.
Hazreti Muhammed bu dileği reddetmeyi yerinde görmedi, ricalarını kabul etti:
-Siz gidin ben Fatıma’yı arkanızdan yollarım dedi.
Fatıma huzura gelince ona:
-Ey gözümün nuru ey seçkin hayat özü. Bize Allahın divanında hükmolunmuştu ki cefa gördükçe vefa göstermeliyiz, yabancılık gördükçe aşinalık kılmalıyız. Ey güzel kızım, Arap kadınları benden, aralarında bulunmanı ve kendilerini şereflendirmeni rica ettiler. Ben de kabul ettim. Şimdi bu anda vefa şartının yerine getirilmesi senin mübarek rızana kalmıştır.
Fatıma dedi ki:
-Ey sevgili babacığım. Sözünü yerine getirmeye çalışacağım. Ama ne gibi bir elbise giyeyim o topluluğa girmek şaşkınlığı içindeyim. Utbe’nin, Şeybe’nin, Ebu Cehilin kızları ve kadınları şimdi orada renkli elbiselerle yüksek sedirlerde oturmuşlardır. Ben bu yamalı elbise ve kıldan yapılmış hırkamla orada bulununca bana hücum ederler ve ciğer yiyen Hind bana acı sözler söyleyebilir.
Hazreti Muhammed:
- Ey gönlümün çiçeği, onların bakışları kısadır. Mana alemine bakamazlar. Ve görünür alemden başka dünya olduğunu bilmezler. Bunu söylerken hasret yaşları gözlerinden yanağına dökülmekteydi. Hazreti Muhammed sonra:
- Ey ciğer köşem, üzülme dedi. Bize göre süslü elbise ibadet elbisesidir. Kıymetli taşlar bulunan tacımız ise ilim ve rızadır.
Bu konuşma sırasında Cebrail gökten inerek dedi ki:
- Ya Resulallah ! Ulu Tanrı’nın emri şudur ki Fatıma’yı o topluluğa gönderesin böylece ayağının bereketinden bazı gizli sırlar meydana çıkacak olsa gerek.
Hazreti Muhammed:
- Ey Fatıma, Güzelim, Cebrail oraya gönderilmene fermen getirdi” dedi. Fatma cevap verdi:
- Ya Resulullah, ben sana karşı gelecek değilim. Ama düşünüyorum ki dünya ahretin matem yeridir. Bu matem sarayında ki sevinç ve eğlencelerde bulunmak uygun mudur? Madem ki Allah’ın baş eğilecek hükmüne mübarek emirlerinizde ekleniyor ne çare o Kureyş Kadınlarının toplantısına gideceğim” dedi ve parlak bir güneş halinde tenha sokağa çıkarak toplantı yerine doğru yöneldi.
Arap Kadınları gözlerini gururla açıp Fatıma’yı bekler ve gelişini gözetlerken şöyle diyorlardı:
- Fatıma parça parça olmuş hırkası ve yamalı elbisesi ile bizim yüksek tahtımızı ve ululuğumuzu görünce kimbilir haset ateşi vücudunu nasıl yakacaktır. Ve kıskançlığından nasıl ağlayacak ve gözyaşı akıtacaktır.
Ansızın gördüler ki dimdik, heybetle, bir ulu hatun, bir yüce kadın topluluklarına öyle bir şekilde girdi ki, yüzünün nurunun parıltısından gözler kamaştı ve akıllarını kaybettiler. Mübarek başı renk renk elbiselerle parıldıyordu. Alnı yakut dizileriyle pırıl pırıl yanıyor ve omzundan arkaya doğru sırmalı bir şal atılmış olan vücudu bir selvi endamı gibi gönüller büyülüyordu. Etrafında da ay yüzlü cariyeler ve gül yanaklı hizmetçilerin kimi şalının eteklerini tutmuşlar kimisi de dünyanın dikenleri onu incitmesin diye eteğini tutmuşlardı. Ve kimisi de yürüdüğü yola gül suları, yanar ödağacı serpip mumla aydınlatıyordu.
Sözün kısası Fatma bu azim ve ululukla içeri girdiği zaman Kureyş ileri gelenlerinin kadınları bu ululuk ve heybete, o süs ve bezenişe şaşıp kalarak onun kim olduğunu bilemediler. Hemen onu odanın baş köşesine oturttular, gururlarının bütün izleri onun ihtişamı ve güzelliği karşısında silinerek onların bütün asaletleri bozuldu. Birbirlerine “Acaba bu hangi padişahın kızıdır ki kabilelerimiz arasında biz kendini görememişiz ve bu ne güzellik süsleridir ki şimdiye kadar hiçbirimizin böyle bir şeye sahip olma imkanı olmamıştır.” Kureyşli kadınların korku ve dehşetleri ortadan kalktıktan sonra düşünceye daldılar. Anladılar ki bu gelen Allah’ın elçisi Muhammed’in kızı Fatıma’dır. Onu aşağılamayı düşünürken bu şekilde onu görünce kimisinin kafirlik şiddeti daha çok arttı.
Bu kerametleri büyüye yordular ona bakmaya güçleri kalmayarak meclisi terkettiler. Kimileri ise Fatıma’dan özür dileyerek emret bize her şeyi ayaklarına serelim dediler. Hazreti Fatıma da onlara:
- Ey Kureyş ileri gelenleri bizim fakirlik sofrasında yiyeceğimiz Allah’ın adını anmak ve “Allah’tan başka ilah yoktur” mübarek cümlesini söylemektir. Bir gün aç bir gün tok! Sözü sevgili babamın bize övüncüdür. Velilik ve keramet nimeti o yola girmemizin bereketidir. Eğer bizim hatırımızı almak istiyorsanız küfür karanlığından iman göklerine çıkın ve içinizde iman ateşini yakın.
Mecliste hazır bulunan kadınların çoğu Fatma’nın inciler saçan sözlerinden üzüntüler duydu ve o kerametleri de görüp, Müslüman oldular. İmanla yüceliğe erdiler. Bu olay Şevahid-i Nübüvve adlı eserde yazılıdır.
Peygamberimizin hanımlarından Ayşe’den nakledilmiştir ki: “Her hali Resulallah’a benzeyen tek insan Hazreti Fatıma idi. Oturuşu, kalkışı, sözü, tavrı hep Resulallah’ı andırırdı.”
Mekke’de Hazreti Muhammed’i büyüten ve onu her türlü müşrik saldırılarından nüfuzu ile koruyan Ebu Talib’in ölmesiyle İslam düşmanları kuvvet bulmuşlardı. Müslümanlar üzerindeki baskılar daha da şiddetlenip zulüm derecesine varınca Hazreti Muhammed’in işareti ile Medine’ye göç başladı.
İşte Hazreti Fatıma ile Hazreti Ali’nin evlilikleri Medine’ye göçün bir kaç sene sonrasına rastlar. Bedir Harbi sonrası Hz. Fatıma 15-16 yaşlarına gelmişti. İnsanlık ve kadınlık vasıflarının ideal manada tek sahibi olmak ve son Resul’ün kızı olmak gibi seçkinlikleri benliğinde toplayan Fatıma, ashabın ileri gelenleri tarafından isteniyordu. Hatta bunların arasında Ebu Bekir ve Ömer gibi itibarı yüksek sahabelerde vardı. Ancak bu istekler Hazreti Peygember tarafından kibarca “Ben kızım Fatıma hakkında Allah’ın kararını bekliyorum” şeklinde reddedildi.
Ve bir gün Hazreti Muhammed sahabeleri etrafına toplayıp:
- Ey kavim, Ulu Tanrı’nın emri ve hükmü şöyle oldu ki, Fatıma-i Zehra’yı Ali Murtaza’ya sizin şahitliğiniz huzurunda nikahlayacağım.
Gerçekten de Hazreti Peygamberin kızına Ali Murtaza’dan daha layık bir koca olamazdı. Bir keresinde Hazreti Peygamber buyurmuştu ki: “Allah, amcam oğlu Ali’yi yaratmasaydı, kızım Fatıma’ya koca olmaya layık insan bulunmayacaktı.”
Ve bu emir gereğince Hazreti Resul Fatıma’yı Murtaza’ya nikahladı. Ve Ümmü Seleme’ye: “Ali’nin odasına var. Fatıma’yı teslim et” diye buyurdu. Ümmü Seleme gitti. Peygamber Hazretleri de namaz kıldıktan sonra onun arkasından gittiler. Bir küçük kova su getirdi. Onu bal saçan ağız suyu ile karıştırıp üzerine ayetler ve dualar okudu ve Hazreti Ali’ye o sudan abdest aldırttı, bir yudum su içirtti. Sonra o sudan her ikisinin üzerine saçıp “Ey Rabbim! Beni nasıl temizledi isen, onların ikisini de öyle temizle.” dedi.
Ondan sonra dışarı çıkmak isteyince Fatma ağlamaya başladı. Hazreti Muhammed buyurdu:
- Ey ciğer köşem, ağlama, Allah’a şükürler olsun seni öyle bir kimseye vermişim ki, kadriyle kıymeti bütün halktan fazladır. O benim Ehlibeyt’imin en yakını, bana yardım edenlerin en faziletlisi, bana inananların en şereflisidir. Yaradan Hakkı için seni öyle bir kimseye vermişim ki, dünya da sultan ve ahirette seyiddir.
Evliliklerinden bir süre sonra Münafıklardan biri Medine’de Murtaza’ya:
- Ey Ali ! Sen zamane halkının gayet cesur, tek ve biricik kimsesisin. Niçin bu kimseyle evlendin ki akşamı sabaha yetmez, sabah rızkını bulsa akşama bulmaz. Eğer benimle akraba olsaydın, evimden evine kadar çeyizle doldururdum ve senin geçinmene kefil olurdum.
Murtaza cevap verdi:
- Ey doğru yoldan sapan adam. Bu iş benim tedbirimle değil, Yüce Allah’ın hükmüyle oldu. Hiç şüphe yok ki, ulu yaradan, hallerin en güzelini bize lütfetmiştir ve iltifat hazinesinden armağanlarının en faziletlisi bize verilmiştir.
Yine rivayet edilir ki; Hazreti Ali bir kısım cahillerin sövüp saymalarına sabır göstermiş ve sessiz kalma yolunu tutmuştu. Bu zaman kendisine: “Ey Ali gökyüzüne yüzünü çevir ve bak. Hazret-i Ali gökyüzüne bakınca gördü ki arşın ayak ucundan en üst gökkubbeye kadar olan yerden inci, yakut, misk ve anber yüklü develer geliyor. Her devenin yularını peri yüzlü bir erkek çocuğu tutuyor ve hepsinin üzerinde bir ay yüzlü cariye “Bu Resulallah’ın kızı Fatıma’nın çeyizidir, diye sesleniyordu.”
Hazreti Murtaza, bu hediyeleri gördüğünden ve bu saadete ermesinden dolayı sevindi. Evine doğruldu. Fatıma kendini karşıladı, dedi ki:
-Ya Ali, bana arzedilenleri sana da arzettiler. Her ikimizde aynı çeyizi gördük.
Bir gün alemlerin efendisi Hazret- i Muhammed şöyle buyurmuştu:
“Süleyman Peygamber, damadına özel bir taç vermişti. Tacın üzerinde yedi yüz tane kıymetli taş vardı.” Hazret-i Ali evine dönünce bunu Fatıma’ya anlattı. Fatıma dinledi, Mübarek hatırına “Ali acaba Süleyman’ın kızını o çeyizlerin çokluğunu işitip benim çeyizimi az görür de, Hazret-i Resul, Süleyman Peygamber gibi gibi neden yapmaz? diye düşünür mü” diye üzüldü. Hazret-i Ali bir akşam rüyasında gördü ki, cennette çok süslü bir taht kurulmuştu. Tahtın çevresinde huriler saf saf dizilmiş, Fatıma da taht üzerine oturmuş. Çok güzel yüzlü ve yıldızı parlak bir kız da iki tabak çok değerli taşlar hazırlamıştı. Fatıma’nın kendisine bakmasını bekliyordu.
Hazret-i Ali, Fatıma’ya sordu:
-Acaba bu kız kimdir?
Hazret-i Fatma cevap verdi:
-Ya Ali ! Bu Süleyman peygamberin kızıdır. Ulu Tanrı, benim hizmetime göndermiştir. Ya Ali sen bana bir gün bu güzelin hikayesini anlatmıştın ve bu merak benim hatırımdaydı. Fakat bu meraktan hiç bir üzüntü duymamıştım. Onun sevabına bana bu saadet erişti. Ey Ali taç ki Süleyman Peygamber tarafından güveyisine verilmişti. Hamd sancağını taşımak da sana kısmet edilmiştir. Hamd sancağı öyle bir bayraktır ki, sadece Hazreti Peygambere hastır.
Ali - Fatıma evinde sık sık yiyecek yokluğu görülürdü. Geceleri küçük Hasan ve Hüseyin açlıktan ağlamasınlar diye muazzez babaları Cenab-ı Ali onları dışarı çıkarır oyalardı.
İmam Necmettin Ömer şunu rivayet etmiştir:
- Bir gün Hazret-i Muhammed, Hazreti Fatıma’nın evine gelmişti. Fatıma’yı üzüntülü gördü. Sebebini sordu. Fatıma şu cevabı verdi:
- Ya resulallah, üç gündür evimde yiyecek adına hiçbir şey yok. Hasan ve Hüseyin çok ıstırap duydular. Bunları sizden gizli tuttum. Fakat bugün Hasan ve Hüseyin’in ıstırabını gördüm. Diyorlardı ki: “Acaba, dünyada hiçbir çocuğun açlığı, bizim çektiğimiz açlığa benzer mi?” Ey sevgili babacığım izin verir misiniz ki yüce yaradanın dergahından, terbiyesizlik olacak ama yalvarıp ümitte bulunayım?
Hazret-i Muhammed buyurdu:
- Ey kızım. Ulu tanrı kalbi temizlerin bu hareketini hoş görür.
Fatıma izin alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra mübarek ellerini kaldırdı:
- Ya Rab! Kadın ve çocukların açlığa tahammülleri yoktur. Ya takatimize göre acı ver ya da acımıza göre güç bağışla bize.
Bu duayı tamamladıktan sonra, zayıflığından kendini kaybetti. O saatte Cebrail gelerek:
- Ya Resulallah! Fatıma’nın yürekler yakan inlemesi göklerin meleklerini üzüntüye boğdu. Feryadına yetiş.
Hazret-i Muhammed, Fatıma’nın dua ettiği yan hücreye girdi. Ne görsün? Fatıma, kendini bilmeyerek yere düşmüş. Hemen onun mübarek başını dizi üzerine aldı. Ay’ı bölen elini Fatıma’nın göğsü üzerine koydu. Dua edip dedi ki:
- Ya Rabbi, Fatıma’yı açlık eleminden koru.
Fatıma, kainatın efendisinin misk dağıtan saçlarının kokusundan kuvvet alarak kendisine geldi. Üzerindeki ağırlığı artık duymadı.
- Ya Rabbi, Fatıma’yı açlık eleminden koru.
Fatıma, kainatın efendisinin misk dağıtan saçlarının kokusundan kuvvet alarak kendisine geldi. Üzerindeki ağırlığı artık duymadı.
Fatıma demiştir ki:
- Duanın bereketinden hayatta kaldığım müddetçe kendim hiç bir zaman açlık acısı duymadım.
Hazreti Muhammed’in ailesi içinde Hazreti Fatıma’ya göstermiş olduğu saygı ve sevgi bambaşkaydı. Onun acı çekmesine hiç dayanamazdı. Bir çok kaynaklarda yazmaktadır ki Resullülah, seferlerinden dönüşte, önce mescite uğrar iki rekat namaz kılardı, sonra da doğruca Hazreti Fatıma’nın evine gider onu kucaklar, koklar öper ve sonra şöyle ilave ederdi: “ İşte şimdi, cennet kokusunu kokladım” ve Resul sefere gideceği zamanda en son uğradığı yer Fatıma’nın evi olurdu. Resullüllah ile Fatıma’nın karşılaşmalarında birbirlerine gösterdikleri hürmet ve sevgi tüten şu tavır, Peygamber Hanımı Aişe tarafından da şöyle ifade edilmiştir. “Resul geldiğinde Fatıma kalkar onu öper, yerini ona verirdi. Fatıma gelince de Allah Resulü kalkar, kızını öper ve yerini ona verirdi. Böyle bir karşılayışın Allah Resulü tarafından ikinci bir kişiye lütfedildiği tespit olunmamaktadır.
İbni Sa’d yazmıştır ki “Ali ile Fatıma münakaşa etmişlerdi. O sırada Resullüllah içeri girdi ve oturdu. Az sonra yanına Fatıma’yı , diğer yanına da Ali’yi aldı ve ikisinin ellerini tutup kendi göğsünde birleştirdi ve onları barıştırdı. Allah’ın Resulü dışarı çıktığında ashaptan bazıları sordular. “İçeri girdiğide üzüntülü ve sıkıntılıydın halbuki dışarı çıkışında sevinçlisin neden ?”
Resul şu şekilde cevap verdiler;
- Elbette sevinçli olurum, en sevdiğim iki insanı barıştırdım.
Ashabtan Sehli bin Sa’d anlatıyor ki “Bir gün Cenabı Resul ile beraber Hazreti Fatıma’nın evine gitmiştik. İzin isteyip içeri girdik. Hazret-i Ali yoktu. Resullüllah onu sordu. Fatıma biraz münakaşa ettiklerini ve bunun üzerine Ali’nin çıkıp gittiğini söyledi. Hazret-i Peygamber bana, Ali’yi bulup eve getirmemi emretti. Ben de gidip onu aradım ve mescitte buldum. Ali elbiseleriyle örtünmüş uyuyordu. Koşup haber verdim. Resul kalkıp mescide geldi. Uyumakta olan Ali’nin yüzüne bulaşan toprakları silip onu uyandırırken şöyle buyurdu. “Kalk, ey Ebu Turab, kalk” Ali hemen kalktı ve Resul onu elinden tutup eve getirdi ve Hazreti Fatıma ile barıştırdı. Cenabı Ali , bu sırada Resul tarafından kendisine verilen Ebu Turab (Toprağın Babası) künyesini, o günden sonra hep kullanacak ve onu “isimlerin en güzeli” olarak anacaktır.
Hazreti Ali ile Fatıma’nın evliliğinden üçü erkek , üçü kız olmak üzere 6 çocuk dünyaya geldi. Bunlar Hasan, Hüseyin, Muhassin, Zeynep, Ümmü Gülsüm ve Rukiye’dir.
Bunlardan Muhassin adlı erkek evlatları daha süt çağında Rukiye ise çocukluk yaşlarında vefat ettiler.
Hazret-i Fatıma’nın hayatında Biricik sevgili babası Peygamberlik Güneşi Hazreti Muhammedin bu görünür alemden ayrılması, onu tertemiz nurlu kalbinde çok derin bir yara açmıştı. Sevgili babasının ayrılık ateşi adeta ciğerlerini yakıyordu. Onu öylesine seviyordu ki Hazreti Muhammedin son anlarında yatağında ona söylediği “ Hiç üzülme Fatıma, yakında sen de yanıma geleceksin” sözleri onun hicranla dolu yüzüne bir tebessüm bir sevinç getirmişti.
Ancak Hazreti Peygamberin ruhunu teslim etmesinden sonra Fatıma’nın yüzünün bir an olsun gülmediği tüm kaynaklarca söylenmektedir. Hayatının son anına kadar Peygamberin yasını tutmuş, çok ağlamış geceli saatlerce Hazreti Peygamberin Kabiri başında gönlündeki sevgiyi,acıyı ve muhabbeti onun kabirine söylemiş ağıtlar yakmıştı.
Hazreti Fatıma’yı Peygamberin vefatı yetmiyormuş gibi en çok üzen olaylardan biri de sahabenin Peygambere en yakınlarında Ebu Bekir’den ve Ömer’den gördüğü vefasızlıklar olmuştu.
Bunun işaretleri zaten Peygamberin daha hasta yatağında vasiyetini yazdırmak istediğinde baş göstermeye başlamıştı. Allah Resulü bir ara kalem kağıt istemiş ve buyurmuştu.
- Size bir şey yazdırayım ki benden sonra gaflete düşmeyesiniz.
Ne yazık ki bu istek, bu Peygamber emrinin yerine getirilmesi Ömer-i Faruk tarafından engellenmişti. Ömer:
-Peygamber acısından ne yaptığını bilmiyor,
ortada Kuran var o bize yeter, demiş, çıkan tartışmalar karşısında bunu gören Resullüllah :
- Benim huzurumda münakaşa mı ediyorsunuz ? Hadi çıkın buradan” diye oradakileri kovmuştu.
İşte sahabilerin bazıları Peygamberin vefatından hemen sonra hatta daha toprağa vücudu defnedilmeden halifelik makamına kimin geçeceği konusunda göstermişler, Peygamberin birçok kereler şahitler huzurunda ima ettiği, Hazreti Ali’nin kendisinden sonra İslamın başına geçmesi ve Halifeliği devralması konusundaki dileğini görmezlikten gelip Ebu Bekir’i halifeliğe seçmişlerdi. Hatta halifeye biat etme hususunda neredese kuvvet kullanma derecesinde zorlamalar yapılmıştı.
Hazreti Ali ilk anda Ebu Bekiri’in halifeliğine biat etmemişti. Hazreti Ali taraftarları Fatıma’nın evinde toplandılar . Bunu haber alan alan Ebu Bekir, Ömer’i oraya gönderip “Biat etmemekte ısrar ederlerse, evi yak” emrini dahi verebilmişti. Ömer, söyleneni yapmak üzere evin önüne geldiyse de Hazreti Fatıma’nın ağlayıp bağırması üzerine oradan ayrıldı. Ancak Hazreti Ali biraz sonra söyleyeceğimiz sebebler yüzünden Hazreti Fatıma’nın sürekli küskün kaldığı halifeye, sevgili eşinin ölümüne kadar biat etmeyecektir. Bütün kaynaklar bunun sebebini , eşi Hazreti Fatma’yı daha çok üzmemek, memnun etmek isteği ile açıklamaktadır. Bu Peygamberin sevgili kızı ciğerimin köşesi dediği Fatıma ‘ya yapılan vefasızlık örneği şuydu:
Halife seçilişinin ikinci gününde Hazreti Fatıma’yı karşısında gören Halife Ebu Bekir , ondan
-Babamın mirasını istiyorum ! sözünü işitti.
Bu miras Hazreti Muhammed’in kendisine ait Fedek
Toprağı ve hurmalıklarıydı.
Ebu Bekir şu şekilde cevap verdi.
- Ey Allah Resul’ünün Sevgili yavrusu, Sevgili baban “Bize varis olunmaz” buyurmuştur, ben bu toprağı sana veremem; ama Peygamber ailesini geçindirmek boynumun borcudur.
Bu cevap olarak Hazreti Fatıma şunları söyledi:
-Fakat Resullüllah Ümmü Eymen’e “Fedek Toprağını Fatıma’ya veriyorum.” diyerek bu kurala bir istisna getirmiştir dedi. Ayrıca orada bulunan Hazreti Ali Halife’nin dayandığı hadisi, Kuran’dan bazı ayetler okuyarak hükümsüz hale getiriyor, halife de susuyordu. Münakaşa uzamasına rağmen sonuçta Halifenin kararında ısrar ettiği görüldü ve Hazreti Fatıma eve öfkeli ve üzgün döndü. Ve bu olaydan sonra Hazreti Fatıma Ebu Bekir ile yatağında ölüm döşeğine kadar konuşmadı.
Bir süre sonra Fatıma, Mescidi Nebevide görüldü. Fedek Hurmalıkları konusunda uzun bir konuşma yaptı. Ebu Fadıl Ahmet bin Tahir’in Belagatü Nisa adlı eserinde naklen Ebu Alem’in kaydettiği bu konuşmanın özeti şudur:
- “Sizler ey Allah’ın Kulları; Sizler, Allah’ın emir ve yasakları üzerine bekçileri, dininin ve ayetlerinin taşıyıcılarısınız. Sizler, diğer milletlere de hakikatleri sunanlarsınız.
Ey insanlar! Biliniz ki ben Fatma’yım ve babam Muhammed Mustafa’dır. Sözün ilkini ve sonunu söylerim, konuşmamda lüzumsuz, davranışımda münasebetsiz bir şey yoktur. Şimdi siz tutup, benim babama varis olamayacağını söyleyebilir misiniz? Cahil aklıyla mı hükmediyorsunuz, yoksa bilmiyor musunuz durumu? Hayır, biliyorsunuz. Şu parıldayan güneş kadar açık biliyorsunuz ki ben Muhammed’in kızıyım. Ey Ebu Bekir, Allah’ın kitabında senin için “babasına varis olur” yazılı iken benim için “varis olamaz” mı yazılı ? Çok çirkin bir iş yapıyorsun. Allah’ın kitabını göz göre göre bir kenara mı itiyorsun? Yoksa Kuran’nın hükümleri benim için geçerli değil mi? Benimle babam arasında veraset işlemiyor mu? Mirasla ilgili ayetler size mi özgü? Babam onların hükümleri dışında mı kalıyor? Yoksa iki din var da ben ve babam bunların ikincisinde miyiz ?Yoksa siz Kur’an’ın inceliklerini babamdan ve onun amca oğlu Ali’den daha mı iyi biliyorsunuz.
“ Ve siz ey Ensar! Allah’ın Resulü Babam: “Kişinin varlığı evladında korunur demez miydi ? Ne kadar çabuk unuttunuz, ne kadar acele olarak yeni şeyler icat ettiniz.
“Ey İnsanlar! Yaptıklarınız Allah’ın gözü önünde oluyor. Ve ben, size acıklı bir azabı da haber vermiş bir nebinin kızıyım. Yapın yapacağınızı. Biz de yapalım yapacağımızı. Ve bekleyin sonucu. Biz de bekleyelim.
Konuşma bittiğinde mescit karışmıştı. Ağlayanlar, feryat edenler, bağrışanlar vardı. Ortalık mahşer yerine dönmüştü. Ve Fatma oradan ayrılıp evine kapandı. Üzgün, küskün, dargın, kırgın ve mazlum Fatma, teselliyi, sevgili Allah Resul’ünün kabrine sığınmakta buluyordu. Oraya gidiyor ağlıyor, inliyor, derdini döküyor ve nihayet o ıtırlı kabrin toprağını koklayıp mest olarak geri dönüyordu.
Peygamberin vefatından bir rivayete göre üç ay geçmişti ki, bir gün Hazreti Ali, evine gelip Fatma’yı biraz hamur açmış ve bir miktar gülsuyu ile çocuklarının saçlarını yıkamış ve onların giysilerini yıkamak için biraz su hazırlamış gördü. Hazreti Ali bu hale şaştı:
- Ey zamanın en büyüğünün kızı ve ey cihanın en temiz kadını, dedi. Dünya işine hiç bir zaman senin bu kadar kendini verdiğini bilmiyorum. Acaba bu ne hikmettir ki, bugün üç işi birden bitirmeyi başarmışsın.
Hazret-i Fatıma :
- Ey Ali! Dün gece rüyamda Allah’ın Resulünü gördüm. Yastığımın üzerine yaslanmıştı. Etrafa bakıyordu. Ben hıçkırmaya başladım.
- Ey Babacım! Ey Allah’ın Elçisi ayrılığınla eridim, bittim. Sen nerelerdesin? Dedim.
O dedi ki:
- Ey Fatıma. Sana müjde vermeğe geldim. Artık bu iğreti hayattan bağını kesip Ahiret semasına ayak basma zamanın geldi. Eğer bana kavuşmak istersen acele et. Çalış ki yarın gece bana misafirliğe gel.
Ben uyandım. Ve şimdi o ümitle Ahiret alemine yol tutmuş bulunuyorum. Ya Ali ! Her ne kadar senden ayrılma acısının ateşi ciğer yakıcıdır ve ayrılık üzüntü vericidirse de o Hazretin de kavuşma müjdesi o kadar gönül aydınlatıcıdır. Yola çıkma hazırlığı yapmamın sebebi şudur ki, yarın sen benim vereceğim dertle uğraşırken evlatlarım yiyecek sıkıntısı çekmesinler. Elbiselerini yıkamamın sebebi de, benden sonra yabancılara yüzsuyu dökmesinler.
Hazreti Fatıma gerçekten bir süre sonra rahatsızlandı ve hemen güçten düşerek yatağa düştü. Hazreti Ali başucundan ayrılmıyor, göz yaşı döküyordu. Hazreti Fatıma oğulları Hasan ve Hüseyin’i Dedeleri Resullüllah’ın kabrine dua etmeleri için gönderdi. Çocuklarının kendisini o halde görmelerini istemiyordu.
Kendisi dünyaya ve Peygamber Ehl-i Beytine karşı yapılan vefasızlıklar ve haksızlıklar yüzünde insanlara kırgındı. Bir ara ziyaretine gelen Peygamber Hanımlarına;
- Halimi neden soruyorsunuz ey Resul Hanımları? Dünyadan tiksiniyor, insanlardan ürküyorum. Sizden ayrılmak bizi sevindirecektir. Allah içime sizden ayrılma isteği attı. Çünkü haklarımız korunmadı, emanetimize riayet edilmedi. Allah resulü babamın, bizim hakkımızdaki vasiyetine uyulmadı. Kısacası bizimle asla ilgilenilmedi.
Bu sözler üzerine :
- Müsade et ey Fatıma, cenazenin yıkanmasına bizde katılalım.
Bunu kabul etmeyen Fatıma şöyle konuştu:
- Cenazemi yıkamaya neden isteklisiniz? Anlaşılan, annemim cenazesinden sonra onun için söylediğiniz alaylı sözleri, benim içinde söylemek istiyorsunuz? Hayır! size ihtiyacım yok cenazeme karışmayın.
Bir ara Hazreti Fatıma kendinden geçti. Ayıldığında kocasını başı ucunda ağlarken gördü. Dedi ki “ Ey Ali ! ağlama. Şimdi vasiyet zamanıdır. Sana dört vasiyetim var: Biri şudur ki, benim sana karşı kırıcı uygunsuz bir durumum olduysa bağışla. İmam Ali şu cevabı verdi: Haşa!, senden böyle bir hareket zuhur etmemiştir. Sen benim sürekli dert ortağım, gam yoldaşı oldun. “ Fatıma devam etti. “İkinci ricam şudur ki yavrularımı hoş tutup kendilerinden bir hata zuhur ederse onları hoş gör. Üçüncü ricam şudur ki, beni gece vakti toprağa defnet ki ölümümde vücuduma yabancı gözler değmesin. Dördüncü ricam da şudur: Mezarımı ziyaretten ayağını çekme ve bana dua etmeyi unutma.”
Hazreti Ali bu vasiyetleri aynen kabul etti ve oda Hazreti Fatıma’ya
- Benden de sana kırıcı bir hata olmuşsa bunu Allah Resulüne şikayet etme, Allah Resulüne benden selam götür ve ona benim minnet ve şükranlarımı arzet.” Dedi.
Bu konuşmalar olurken çocuklar çıkageldi. Annelerini görür görmez ağlayıp inlemeye başladılar. Hazreti Ali deyince onlar “Ey ilim şehrinin kapısı babamız. Annemizle vedalaşmaya geldik. Çünkü biz Resul Dedemizin kabrine gittiğimizde gaipten bir ses “İşte Fatıma’nın yetimleri geldi “diye seslendi. Ve Peygamberler Sultanının kabrinden şu sözler yükseldi “Ey göz nurum yavrular! Hemen geri dönün ki annenize dünya gözü ile bir kez bakıp veda edebilesiniz.”
Hasan ile Hüseyin annelerinin üzerine saılıp
-Annemiz ne olur bizimle konuş, diye seslendiler.
Hazreti Fatıma onları son bir gayretle kendine doğru çekti ve onlara sarılıp öperek,
-Ey güzel yavrularım! Sizin haliniz benden sonra nice olur, diyebildi.
-Ve o günün akşamı ruhunu teslim etti. Artık özlemi ile yanıp tutuştuğu Sevgili babası, Peygamberler Sultanı, Yüce Muhammed Mustafa’ya kavuşmuştu.
*Hasan Çıkar; Mevlevi Dedesi, Galata Mevlevihanesi’ni Yaşatma Derneği ve Evrensel Mevlana Âşıkları Vakfı Onursal Başkanı
26.08.2009 |